Skip to main content

İtiraf Etmiyorum

  Çünkü hiçbir anlamı yok.


Uzun zamandır istediğim eğlence ortamını dün yaşadım. Biramı içtim ve ardından sesim kısılana kadar ergenlik rock şarkılarımı söyledim. Bazen zıpladım bazen bir meşe ağacı esnekliğinde danslar ettim. Kısacası köpek gibi eğlendim. Sanırım buna ihtiyacım vardı. 

Eğlence bitip evime dönerken yolda "e bitti. Ne anladım bu skişten ? " dedim. Konuşurken biraz ayıp ettim fakat haklıydım. Daha farklı yollardan anlatabilirdim fakat etkili olması için skiş kelimesini kullandım. Ben etkilenmiştim bu yeterliydi de zaten. Eğlence bitmişti ve yine hiçbir zaman tatmin olamayacağım hayatıma geri dönmüştüm. Bu "hiçbir zaman tatmin olunamayacak hayat" sadece benim hayatım değil, hepimizin hayatı. Eğer bir gün itiraf etmeye başlarsam ilk olarak bahsedeceğim konu bu olacak. Mutlu olmak anlamsız -ki zaten olamayacaksın.


Eve döndüğümde aklımda hiçbir şarkı kalmamıştı. Dışarı çıkarken yarım bıraktığım buz gibi olmuş kahveyi dikip yatağa yattığımda aklımda sadece leş gibi sigara kokan saçlarım vardı. Yağmur yağma ihtimaline karşı bot giyip gitmiştim ve o botlarla zıplamak ayaklarımı mahvetmişti. Uzandığımda dizimin ağrıdığını fark ettim ve bu ağrıyı nerde olsa tanırdım. Bu diz ağrısı bir "diz dönmesi vakası" olarak adlandırdığım, beni spor salonlarından uzun süre uzak tutan bir ağrıydı. Bunları düşünmemin sebebi ise acının sınırsız, mutluluğun sınırlı olmasıydı. (Barda eğlenirken sakatlandık iyi mi ? )


Yaptığım eylemlerin bir bina gibi dikile dikile ardımdan gelmesi ve "bakın ben bunları ürettim" dedirtecek kalıcılıkta olmasını istiyorum. Kısacası geçmişe dönüp baktığımda görebileceğim bir şey olmayınca "ne anladım bu skişten" diyorum. Her eylem bunu sağlar mı onu da bilmiyorum. Bunları niye düşünüyor ve yazıyorum hiçbir fikrim yok. Sadece itiraf etmiyorum. 


Hayatın çok sıradan ve hiçbir fantastik öge içermeyen, dümdüz bir talihsizlik olduğunu düşünüyorum (Bu konu güzel ya bunu podcast yapayım sjsj). Ciddiye alınacak bir şeyi de yok. Arkamda bir şeyler bırakmak istiyorum dediğimde "ey insanlık" a değil, kendime bırakmak istiyorum. Banane "ey insanlık" tan. 


Bir hikaye ile konuyu biraz daha açıklamak isterim. Bahçemde bir kedi doğurmuştu. 4 kardeş kedi ve anneleri Nilgün... Çok güzellerdi. Onlara yer ayarlamıştım ve yediklerimin bir kısmını paylaşır olmuştum. Bana bir türlü alışamamışlardı. Çok umrumda da değildi zaten karşılıklı çıkar ilişkimiz vardı. Ben onları besleyince kendimi iyi hissediyordum, onlarsa doyuyorlardı. Bu yeterliydi. Biraz zaman geçtikten ve yavrular Nilgün'ün  yanından ayrılmaya başladıktan sonra turuncu olan yavru bana çok yaklaşmaya başlamıştı. Sürekli penceremde yatıyordu ve kahvemle yanında takılıyordum. Daha fazla alışınca eve girmeye başladı. Ona yumurta sarılı süt veriyordum. Arada kendi yaptığım lor peynirinden de koyuyordum. Bir gün yerde duran Kötü Kedi Şerafettin dergisine çok takıldığını gördüm. Rengi de turuncu zaten diyerek adını "Tacettin" koydum. O Şero'nun oğluydu. Hafiften bağlanmaya başlamıştım. Bu sıralarda bir haftalığına ailemin yanına gitmek zorunda kaldım. Geri dönüp eve girdiğimde her yer leş kokuyordu. Çöp, yemek ya da bozulacak hiçbir şey yoktu. Bahçeye baktığımda, bahçe kapımın önünde paramparça Taco'yu gördüm. Her yeri kurtlanmıştı ve etrafı görmemi engelleyecek kadar sinekle dolmuştu. Hissettiğim o acı ve üzüntünün birleştirdiği ilginç durumu "kalbim tekledi" diyerek ifade ediyorum. Aileme Taco'yu anlatıp "sahiplenmeyi düşünüyorum" derken bir anda ölüsüyle karşılaşmak beni yok etmişti. Yere falan çöktüm baya Türk Dizisi kıvamında hareketlerde bulundum. Aradan bir saat geçtikten sonra kokuya dayanamayacak hale geldim. Ev sahibini arayıp durumdan bahsettim ve "aldır abi burdan" dedim. Evde duramayacak hale gelince çıkıp arkadaşlarımla buluştum. İşte o an uyandım. Benim için çok değerli olan Taco, artık bir kokudan ibaretti. Beni evimden uzaklaştıracak kadar rahatsız eden bir koku... Taco ile yaşadığım, evin içinde onu beslenirken izlediğim tatlı anılar da kaybolmuştu çünkü Taco, artık bir kokuydu. Kendim gömecek kadar cesaret edemeyeceğim kadar iğrenç bir şeye dönüşmüştü ve ben onu bir saat içinde unutup arkadaşlarımla muhabbet ediyordum. O gün eve dönünce kendimi bir bahçede ölü olarak hayal ettim. Bir bahçe köşesinde, çok görünmeyen bir yerde ölüp kalmışım mesela yani. Bir süre sonra leş gibi kokmaya başladığımda o bahçe etrafında yaşayan insanların camları sıkı sıkı kapamasını sağlayak bir kokuya dönüştüğümü düşündüm. Artık Cevdet yoktu. Yaptıkları, kattıkları, sevdikleri, anıları, ürettikleri ve daha niceleri kaybolmuştu. Artık o bir kokuydu. E şimdi bunları düşündükten sonra ben bu hayatın neresini ciddiye alayım sjsjs.


Dönüyorum kendime, ait olduğum yere...

Öyle.


Comments

Popular posts from this blog

Sallamalar #1

Karşımızda yazlıkçı çok tatlı bir kaç insan var. Ağaç olduğu için aramızda kaç kişiler ve kimler hiçbir fikrim yok. Merakta etmem ama benim ömrümün geçtiği yere insanlar tatile geliyor. Mutlu bir insan olmalıyım heralde. Konumuz tabi bu değil. Geçenlerde karşı apartmanın kapısına bir teyze geldi ve yazlıkçılara "canım kapıyı açar mısın ?" dedi. Şimdi buraya yazınca kendini beğenmiş gibi görünüyor ama hiç öyle değildi. Ses tonu son nefesini verir gibiydi. Tek arzusu o kapının açılmış olmasıydı. Bir kapı böyle arzulanamazdı. Aramızdaki mesafe az değildi ve ben kadının nefesini duyabiliyordum. Ne kadar sağlıksız olduk yahu böyle. O nefes sesini ve kapı arzulamasını duyunca içimden "anca 'hızlı yaşa genç öl' diyen biri kendine böyle zarar verir" dedim. Yazlıkçı teyze "tamam aşkım açayım hemen" dedi. Yadırgadım ama kısacık yadırgadım. Çünkü açayım dedikten sonra her zaman yaptığı şey kapının şifresini söylemek oluyordu ve çok kötü bir şifre söyleme yönt...

Keşiş #0

Keşiş gözlerini açtığında turuncu çimenler üzerinde buldu kendini. Hiç bilmediği bazı yaban otlarının yapraklarında pırıltılar vardı. Güneşin mavi ışıkları, pırıltıları güçlendiriyor ve keşişin gözünü yakıyordu. Gözleri yanıyordu fakat bu ona zevk veriyordu. Gözlerini yıllardır açmamıştı ve etrafa acele etmeden bakarak bu yerin tadını çıkarıyordu. Gözlerini kapatalı çok olmuştu ve değişimin olacağından emindi fakat dünya nasıl bu hale gelmişti? Yürümeye karar verdi ve ilerlediğinde kırmızı bir ağacın dibinde siyah bir su birikintisi buldu. Siyah su onu susatmıştı ve hiç korkmadan daldırdı elini, içti. Keşiş hiçbir şeye şaşırmıyor, yıllardır burada yaşıyormuş gibi korkmadan yürüyordu. Bir ses duyuldu.  -Bu ne kibir?   Keşiş sese doğru döndü ve “kibir ne zaman kötü oldu” dedi.  -Yıllardır kapattın kabuğuna kendini ve hep merak ettin.  -Çok acı çektim, kabuğumda değil yoldaydım.  -Sorular sordun sanki cevabı hak etmiş gibi  -Merak ettim çünkü güneşin üstü...