Skip to main content

Burdur Otogar - 1 (Böyle Olurdu #1)

Yaz okulundan çıkmış Isparta’ya dönerken geçirdiğim günü düşünüyordum. Pişmanlıklar dolu bir gün geçirmiş, derslerin gereksiz ağırlığı ile birlikte pişmanlığımı daha da büyütmüştüm. Pişmanlığım şımarık, süper dadının yardımına ihtiyacımın olacağı hale gelmiş, tepemde çılgın bir o.ospu çocuğu gibi zıplıyordu. Bazı bazı “ne yaptım ben” diye söylenirken pişmanlığım “baba telefon” diye ağlıyordu. Piç her hareketimde büyümüştüEn sonunda kalsiyum fazlalığından süt dişlerini dökemeden Burdur Otogar’a gelmiştim.  

Burdur otogara girerken insan tonlarca düşünce eklemeden edemiyor. Bir merdiven çıkmalısın mesela ve önünde muhakkak bir göt oluyor. O göte bakmak bazen çok iç açıcı olmuyor. Güzel bir götse “bu göte sahip olan götünün güzel olduğunu bilir. Bakıyor muyum diye pusudadır şimdi mutlu etmeyeyim” deyip sağa sola bakmak zorunda kalıyorsun.  

İçeri girdiğimde çok acıktığımı fark ettim. Kahvaltı ile duruyordum ve saat geç  

Olmuştu. Kaç olduğunu hatırlamıyorum geçmiş zaman şimdi ama ben acıktıysam çok saattir. “Gidip bir margarin yiyeyim” deyip margarin yemeye koştum. Orada ev yemekleri adı altında margarin pişirip satılıyordu ve yemesi ayrı bir haz veriyordu. Yarro gibi yemeklerdve baya baya yağdan parıldıyorlardı. “Pişmanlığımı da mutlu etmeliyim ve bunu da ona eklemeliyim” diye düşündüm. Yemek yerken de sağı solu kesiyordum. Yemekçileri tanıyan tanıdıklar vardı. Bu mna kodumun tanıdıkları beni çok geriyor. Herhangi bir mekanda gelip hiçbir vasıfları olmadan sadece tanıdık olmanın özgüveni ile yaşıyorlar. Biz özgüvenimizi kasmak için göt yırtıyor, okuyor ve bazen bisiklet sürüyoruz ama o sadece tanıyor. Sadece “tanıyor” olmasından dolayı ortada herhangi bir muhabbette dönmüyor. Konu olarak açacak herhangi bir başlığa da sahip değil sadece orada sık yemek yiyen biri. Onların gergo muhabbeti beni bazen sarıyor ne yalan söyleyeyim.  

Yemeği yedikten sonra “çay” dedim. İkram çayın hastasıyım. Umut Sarıkaya’nın dediği gibi “bedava ve ekstra bir gıda” diyerek içtim. Sonra içimden “çayı yapabilin lan bari mna koyim” dedikten sonra günümü önüme alıp düşünmeye başladım. Yaz okulunun son dersiydi hatta hoca bana takılmıştı. Çok yarro bir soru sorup cevabını yanlış vermemi bekledi. Sadece küçük düşürmek istediğini düşünmüştüm. Belki de beni baba parası bir parliament olarak görüyor, belki de beni küçük bir kadıköy bomonti yansıması sanıyordu. Ben ise her şeyden uzak sadece “arkadaki hatun çok güzel” diye düşünüyordum. Yarro soruya cevap verdikten sonra hocanın aslında iyi niyetli olduğunu anladım. “Sevmiş beni” diye düşünüp “fırsat yakalayayım da göreyim şu güzeli” diye aranır olmuştum. Uzun muzun böyle hatun efso bir şey. Güzel kadın hastasıyım abi. Okulun başlarında bir gelmişti yanıma imza mı ne skimse onu attırmıştı. Kız istisnasız yaz elbisesi ile geliyordu. Burdur güzelse büyük ihtimal onun sayesindeydi. Çok instagram,az makyaj bir ablamızdı. Peki ben? Ben neydim?  

Zehrimi yudumlarken “Güneş gibiydi mna koyim” dedim. Sarı elbise giymişti ve ben onu böyle övebiliyordum (Şairler biraz bokunu çıkarmış). Güneş gibisin işte mna koyim. Seni güneşe benzettim çünkü sarı giyiniyordun. Boyun da çok uzundu. Taş gibiydin be her gün yaz elbisesi giyen, rolling stones konusu kız ve evet, ben de şarkıyı biraz değiştirerek onu siyaha boyamak istiyordum. 

Çayımı bitirip kalkasımın gelmediğini fark ettim. Bu fark etmelerim beni gittikçe yoruyordu. Hiçbir yerden kalkmak istemiyordum. Her yere götümün değmesi gerekiyormuş gibi, her yerde kalmalıymışım gibi düşünüyordum. Yaz günü orada çalışmak zorunda olan bir çocuğun “abi bi çay daha getireyim mi” demesiyle kafamda inanılmaz fikirler oluşmaya başlamıştı. “Getir yavrum” dedim. Keyiflenmiştim. Keyiflenme yavrumuydu bu. “Kalkmak zorunda değilim ki” dedim kendi kendime. Ertesi gün gitsem, otogarda kalsam nasıl olurdu” yu merak ediyordum. Hayatıma yeni bir heyecan katmak, bu heyecanı ise Burdur Otogar’da yani hiçbir şeyin yapılamayacağı yerde yapmak istiyordum. Bekleyenim ve sorumluluğum yoktu. Bir hikaye yaratmak için bokunu çıkarmayı kabul etmiştim... 

Comments

Popular posts from this blog

İtiraf Etmiyorum

  Çünkü hiçbir anlamı yok. Uzun zamandır istediğim eğlence ortamını dün yaşadım. Biramı içtim ve ardından sesim kısılana kadar ergenlik rock şarkılarımı söyledim. Bazen zıpladım bazen bir meşe ağacı esnekliğinde danslar ettim. Kısacası köpek gibi eğlendim. Sanırım buna ihtiyacım vardı.  Eğlence bitip evime dönerken yolda "e bitti. Ne anladım bu skişten ? " dedim. Konuşurken biraz ayıp ettim fakat haklıydım. Daha farklı yollardan anlatabilirdim fakat etkili olması için skiş kelimesini kullandım. Ben etkilenmiştim bu yeterliydi de zaten. Eğlence bitmişti ve yine hiçbir zaman tatmin olamayacağım hayatıma geri dönmüştüm. Bu "hiçbir zaman tatmin olunamayacak hayat" sadece benim hayatım değil, hepimizin hayatı. Eğer bir gün itiraf etmeye başlarsam ilk olarak bahsedeceğim konu bu olacak. Mutlu olmak anlamsız -ki zaten olamayacaksın. Eve döndüğümde aklımda hiçbir şarkı kalmamıştı. Dışarı çıkarken yarım bıraktığım buz gibi olmuş kahveyi dikip yatağa yattığımda aklı...

Sallamalar #1

Karşımızda yazlıkçı çok tatlı bir kaç insan var. Ağaç olduğu için aramızda kaç kişiler ve kimler hiçbir fikrim yok. Merakta etmem ama benim ömrümün geçtiği yere insanlar tatile geliyor. Mutlu bir insan olmalıyım heralde. Konumuz tabi bu değil. Geçenlerde karşı apartmanın kapısına bir teyze geldi ve yazlıkçılara "canım kapıyı açar mısın ?" dedi. Şimdi buraya yazınca kendini beğenmiş gibi görünüyor ama hiç öyle değildi. Ses tonu son nefesini verir gibiydi. Tek arzusu o kapının açılmış olmasıydı. Bir kapı böyle arzulanamazdı. Aramızdaki mesafe az değildi ve ben kadının nefesini duyabiliyordum. Ne kadar sağlıksız olduk yahu böyle. O nefes sesini ve kapı arzulamasını duyunca içimden "anca 'hızlı yaşa genç öl' diyen biri kendine böyle zarar verir" dedim. Yazlıkçı teyze "tamam aşkım açayım hemen" dedi. Yadırgadım ama kısacık yadırgadım. Çünkü açayım dedikten sonra her zaman yaptığı şey kapının şifresini söylemek oluyordu ve çok kötü bir şifre söyleme yönt...

Keşiş #0

Keşiş gözlerini açtığında turuncu çimenler üzerinde buldu kendini. Hiç bilmediği bazı yaban otlarının yapraklarında pırıltılar vardı. Güneşin mavi ışıkları, pırıltıları güçlendiriyor ve keşişin gözünü yakıyordu. Gözleri yanıyordu fakat bu ona zevk veriyordu. Gözlerini yıllardır açmamıştı ve etrafa acele etmeden bakarak bu yerin tadını çıkarıyordu. Gözlerini kapatalı çok olmuştu ve değişimin olacağından emindi fakat dünya nasıl bu hale gelmişti? Yürümeye karar verdi ve ilerlediğinde kırmızı bir ağacın dibinde siyah bir su birikintisi buldu. Siyah su onu susatmıştı ve hiç korkmadan daldırdı elini, içti. Keşiş hiçbir şeye şaşırmıyor, yıllardır burada yaşıyormuş gibi korkmadan yürüyordu. Bir ses duyuldu.  -Bu ne kibir?   Keşiş sese doğru döndü ve “kibir ne zaman kötü oldu” dedi.  -Yıllardır kapattın kabuğuna kendini ve hep merak ettin.  -Çok acı çektim, kabuğumda değil yoldaydım.  -Sorular sordun sanki cevabı hak etmiş gibi  -Merak ettim çünkü güneşin üstü...